- Ana Sayfa
Haberler
Seminerler
Seminerciler
Makaleler
İletişim
Hakkımızda
Fatih MKM Ders Programı
Diğer Programlar
Linkler
 
 
  ANKET
En Son Ne Zaman Kitap Okudunuz? 

Sonuçları Göster
 
 
 
 
 
  
Bir adam Efendimiz'in (s.a.v.) yanına gelerek, "Size dünya ve ahiretle alakalı soracak sorularım var." der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) "Ne istiyorsan sor." buyururlar.
 » MAKALELER

Efendimiz'den En Güzel Tavsiyeler
Efendimiz'den En Güzel Tavsiyeler
Yavuz Bahadıroğlu
Osmanlı'da "Eğlence" Kavramı ve Düğünler
Safa Mürsel
Bediüzzaman'da "Kardeşlik" Mantığı
Kenan Demirtaş
Allah'ı Tanıyıp Tarif Etmede Cevşen'in Benzeri Yoktur
Fatih Reşit Civelekoğlu
Dünyanın En Mutlu İnsanları
Latif Erdoğan / Bugün Gazetesi
Risale Okumaları Üzerine Bir Derkenar
Senai Demirci
Lâ tahzen...
 » ÜYELİK
 

Kullanıcı Adı



Şifre



  Şifremi Unuttum
Üye Olmak İstiyorum

 

   
 
 
 

Bediüzzaman'da "Kardeşlik" Mantığı

Safa Mürsel


Bediüzzaman kimseyi kendisine “düşman” saymamış, hiç kimseye düşmanlık etmemiş, kimseyi hayattan ve hizmetten dışlamaya kalkışmamıştır.

Bediüzzaman'a göre asıl düşmanlar, cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Tümü bilgisizliğin çocuğudur. Onlara karşı savaşmanın ve kazanmanın tek yolu ise bilgidir, ittifaktır, çalışmaktır: Bunların kaynağı da Kur'an'dır.

Bediüzzaman inkâr-ı uluhiyet (Allah'ı inkar) fikrine karşı öyle bir uhuvvet çerçevesi çiziyor ki, değil kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan Aleviler, hristiyan ruhaniler bile bu çerçevenin dışında kalmıyor. Belirli şartlarda, özellikle de materyalizme karşı gerçek hıristiyanlarla işbirliği edilebileceğini söylüyor.

Artık bu müsamahanın neresinde olduğumuzu tartışabiliriz.

Ama öncelikle bir zaafımıza dikkat çekmek istiyorum:

Türkiye’mizde herkes kendi doğrusunu “tek ve mutlak doğru” sayıyor.

Böyle saydığı için de, herkes, kendi kulvarında, yalnızca kendi doğrusuna koşuyor.

Herkesin kendi doğrusuna koşması elbette ki doğru: Fakat kendi doğrularını savunurken, başka değer, başka doğru, başka alternatif tanımamak doğru değil.

Bediüzzaman’ca bir ifade ile söylersek: “Benim mesleğim haktır ve doğrudur demeye hakkımız var, ancak yalnız benim mesleğim haktır, doğrudur demeye hakkımız yok.”

Oysa biz kendi gerçeğimizden başka gerçek tanımıyoruz. Tanımamakla da yetinmiyor, bizimkinin dışında kalan tüm alternatifleri yok etmeye çalışıyoruz.

O zaman da kavga patlıyor. Kavgada bir birimizi incitiyoruz, yaralıyor, paralıyoruz.

Ve çok şey kaybediyoruz...

Hiçbir şey kaybetmesek bile zaman kaybediyoruz.

Bilime, sanata, ekonomiye, hatta siyasete hiçbir katkısı olmayan gereksiz kavgalarda zaman tüketiyoruz.

1971 yılında gazeteciliğe başladığımda, Türkiye, “başörtüsü kavgası” veriyordu. (Ankara İlahiyat’tan Hatice Babacan’ın başörtüsü)

Aradan otuz yıl geçti. Emekli oldum. Hâlâ aynı kavgada kan kaybediyor, zaman kaybediyoruz.

Gazeteler otuz, kırk, hatta elli, altmış yıl önce de “irtica-laiklik” manşetleri atıyordu, bugün de bazı gazeteler zaman zaman aynı manşetleri kullanıyor.

Aynı vehimlerle ya kavga çıkarıyor, ya da mevcut kavgalarımızı körüklüyorlar.

Yirminci yüzyıla “İrtica-laiklik” tartışmalarıyla girdik. 21. yüzyılı da aynı tartışmalarla karşılıyoruz. Bir asır bitti. Bizim tarifsiz kavramlarımızla kavram kargaşalarımız bitmedi. Kavram kargaşasında ürettiğimiz kavgalar da öyle.

Bence çözüm, kendi kulvarında kendi doğrularına koşanların başka kulvarlarda başka doğrulara koşanları yok etmeye çalışmamasında...

Alternatifleri “anarşi” gibi görmemek, İlimden, fikirden, tartışmadan korkmamak, ideolojik saplantı içinde bulunmamak ve ideolojik tercihlerimizi aklın, mantığın, bilimin önüne geçirmemek gerekiyor.

Kimse kimseye şablon dayatmamalı.Kimse kimsenin inancına, ibadetine, düşüncesine, kıyafetine karışmamalı. (Kılık kıyafete modacılar karışabilir, ama devletler asla).

İnsanları kırmayı, yargılamayı, aşağılamayı, dışlamayı kısacası ağlatmayı değil, mutlu etmeyi esas almalıyız.

Bu ülke hepimizindir. Bu ülkenin yetiştirdiği tüm değerler de hepimizin olmalıdır...

Onları bilim ve vicdan ölçeğinde eleştirebiliriz, ancak yok sayamayız.

Hazin ki, Türkiye, Bediüzzaman Said Nursi'yi yıllar yılı yok saydı...

O ve öğretisine gönül verenler yıllar yılı mahkemelerde dolaştırıldı, zindanlara atıldı...

İnsandan insana zulmün her türlüsüne muhatap tutuldular.

İşin en acı tarafı şu ki, kendilerini “Bediüzzaman düşmanı” ilân edenlerin hemen hemen hepsi yazdıklarından tek satır olsun okumamışlardı.

Ona hayalî bir misyon biçmişler ve o misyonuna düşmanlık etmişlerdi. O ise kendisine zulmedenlere bile hakkını helâl ettiğini söylüyordu.

Bediüzzaman'ın kimseye bir düşmanlığı yoktu. O kadar yoktu ki, Allah'ı inkâr düşüncesinin toplumları kaosa sürükleyeceğini belirttikten sonra, bunun önünün alınması için, Müslümanlara, “Hıristiyan ruhanilerle işbirliği” bile öğütlüyordu...

Ona göre Müslüman Müslümanı “kardeşçe” sevmeli, diğer dinlerin mensuplarına ise “türdeş” olarak saygı duymalıydı.

Bu derece tolerans sahibiydi.

Oysa kafalarımız, öteden beri ders kitaplarının empoze ettiği “iç düşman-dış düşman” sendromu ile doludur.

“Şeriatçılar”, “dinciler”, “cumhuriyet, laiklik ve Atatürk düşmanları” (kimlerse onlar), “hacı-hoca takımı” “iç düşman”, hemen hemen tüm komşu ülkeler “dış düşman”dır!

Bediüzzaman ise “iç düşman-dış düşman” kavramına alışkanlıklarımızın ötesinde bir tarif getiriyor: O en tehlikeli “iç düşman” olarak “nefs-i emmare”yi görüyor. “Dış düşman”larımızı da şöyle sıralıyor:

 

? Cehalet,

? Zaruret,

? İhtilâf.

Diyor ki: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaf’tır, bu üç düşmana karşı san‘at, marifet,ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”

Söyler misiniz lütfen: Bunları seksen küsür sene önce söylemek mi daha gerçekçi, ülke menfaatlerine daha uygun; yoksa, bugün bile, kendisi gibi inanmayanı, düşünmeyeni, giyinmeyeni, yaşamayanı yok etmeyi amaçlayan yeni düşmanlıklar icat etmek mi?

Bediüzzaman hem fikir adamıdır, hem bilim adamı, hem de eylem adamı...

Ve tabii ki bir öğreticidir, eğitimcidir.

O dünyaya ideolojik dogmaların hükmettiği yıllarda, ancak iman eksenli bir eğitimin insanlara huzur, barış, kardeşlik ve mutluluk getireceğini tespit etmişti...

Bu yüzden, Mutlakıyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak, tüm ülkeyi “Medreset-üz Zehra” adını verdiği ve din ilimleriyle fen ilimlerinin birlikte okutulacağını söylediği eğitim kurumlarıyla donatma mücadelesi verdi.

Bu projesi için defalarca yöneticilere gitti.

İstediği okullar, çeşitli sebeplerden ötürü kurulmayınca, inanç ve düşüncelerini kitaplaştırarak bizzat kendisi okullaştı.

Bediüzzaman ekolü dünyanın her köşesinde milyonlarca talebe mezun etti. Hâlâ da ediyor ve edecek.

Bediüzzaman ne yazdıysa bizler için yazdı, ne yaptıysa bizler için yaptı: Bugünkü kaos ortamına düşmememiz için çırpındı.

Vatan-Millet sevdalısı olduğu ve bölücülüğün hiç bir türüne asla müsamaha göstermediği, asla cevaz vermediği halde, zaman zaman “vatan-millet düşmanı bir bölücü” olarak topluma tanıtıldı. Kitapları yıllar yılı yasak kapsamında tutuldu. Yine de elle çoğaltılarak muhtaç ellere ulaştırıldı.

Bir bakıma kendisi kitaplaşıp insanları kitaplaştırdı.

Eserlerinde bugün için dahi çok taze, bâkir ve son derece ufuklu tespitler var. Bu tespitleri kamuoyumuza ulaştırmanın bir aydın mükellefiyeti olduğuna inanıyorum.

Akademisyenlerimize, yazarlarımıza, düşünce adamlarımıza ve medyamıza önemli görevler düşüyor.

Artık karar bizim: Bu eserleri ya peşin hükümlerimize hapsedeceğiz, ya da tüm duyduklarımızı aşıp bizzat eserleri keşfe çıkacağız.

Artık geçmişi kurcalamanın, geçmişe saplanıp kalmanın bir anlamı yok...

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sosyal, siyasal ekonomik ve etik problemler hepimizi rahatsız ediyor.

Bildiğiniz gibi, Allah’ı inkâr, eskiden olduğu gibi cehaletten değil, ilimden geliyor. Sevgisizliğin ve merhametsizliğin çocuğu olan terör-savaş kıskacı dünyayı kasıp kavuruyor. Soygun-vurgun hâd safhada. Hıristiyan misyonerlerle Yahova Şahitleri ülkede cirit atıyor. Bir yandan da uyuşturucu tacirleri çocuklarımızı zehirliyor.

Bunlarla mücadele edebilmek için yeni donanımlara muhtacız. Risale-i Nur Külliyatı yeni bir donanımdır.

Bazen ağladı, ama hiç kimseyi ağlatmadı, bazen incindi, ama kimseyi incitmedi, üzüldü ama üzmedi...

Bizden biri olarak doğdu, bizden biri gibi yaşadı ve Urfa’da bir otel odasında bizden biri olarak öldü.

Bazı faniler talihsizdir: Doğar, yaşar ve hem fikri, hem de fiziki anlamda ölürler. Kainatta hiçbir iz bırakmazlar.

Bu tümden ölüştür...

Bazı talihli faniler ise fiziken ölürken, fikren yeniden dirilişi yaşarlar: Bu da ebediyeti yaşamaktır.

Bediüzzaman, hiç kuşkusuz, ebediyeti yaşayan talihli insanlardan biridir.

Altı bin sayfalık bir kütüphane oluşturan fikir ve düşünceleriyle, Bediüzzaman, sonsuz dirilişleri yaşıyor.

Allah rahmet eylesin.

moraldünyasıdergisi

Bu makale toplam 73 kez okundu.

 
DİĞER MAKALELER
 Efendimiz'den En Güzel Tavsiyeler
 Osmanlı'da "Eğlence" Kavramı ve Düğünler
 Bediüzzaman'da "Kardeşlik" Mantığı
 Allah'ı Tanıyıp Tarif Etmede Cevşen'in Benzeri Yoktur
 Dünyanın En Mutlu İnsanları
 Risale Okumaları Üzerine Bir Derkenar
 Lâ tahzen...
 


FATİH MORAL KÜLTÜR MERKEZİ
Fatih Caddesi No:162 Yavuz Selim Fatih / İstanbul
Telefon:
(0212) 621 74 66-67 - E-Mail: fatih@moralkulturmerkezi.com